Ankara Barosu Başkanı Ahsen COŞAR
ADALETİN GERÇEKLEŞMESİ İSTENİYORSA ARTIK HERKESİN KENARA ÇEKİLİP MAHKEMEYİ RAHAT BIRAKMASI LAZIM…

Ankara Barosu Başkanı Ahsen COŞAR:

 

ADALETİN GERÇEKLEŞMESİ İSTENİYORSA ARTIK HERKESİN KENARA ÇEKİLİP MAHKEMEYİ RAHAT BIRAKMASI LAZIM…

 

Ankara Barosu Başkanı Ahsen Coşar, Ergenekon Davası"nın siyasi niteliği olan bir dava olmakla birlikte, hukukun nazarında sadece bir dava olduğunu; hukukun, yargının, davanın siyasi boyutuyla değil, hukuki boyutuyla ilgileneceğini belirterek, “Eğer amacımız gerçeğin ortaya çıkması, adaletin gerçekleşmesi ise başta siyasiler olmak üzere hepimizin kenara çekilip mahkemeyi ve yargıçları rahat bırakmamız, açılan dava konusunda siyasi görüş ve tercihlerimize göre pozisyon almamamız, taraf olmamamız, kutuplaşmamamız gerekir” dedi.

Coşar, Ergenekon Davası"nda bir hukukçu olarak anlayamadığı noktaların başında, aynı suçun isnat edildiği kişilerden bazılarının tutuklu, bazılarının ise tutuksuz yargılanması olduğunu söyledi. Coşar"ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

 

İddianamenin kabul edilmesiyle birlikte dava aşamasına gelen Ergenekon soruşturması sürecine hukuk kurallarının dışına taşılan sahneler oldu mu, hak ihlallerinin doğduğunu düşünüyor musunuz?

 

Öncelikle ve özellikle ifade etmek gerekir ki, kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia eden, iddiasının ve iddiası içinde yer alan ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplayan ve gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması ve insan haklarına saygılı olunması bağlamında önemli görevler düşmektedir. İddia etmek, iddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören masumiyet karinesinin doğal bir unsuru ve uygulamadaki uzantısı olan lekelenmeme hakkı, temel bir insan hakkıdır. Ergenekon soruşturması bağlamında buna ve yine ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olan hukuk devleti ilkesine, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan oranlılık ilkesine, insan onurunun dokunulmazlığı ilkesine, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören dürüst işlem ilkesine ne ölçüde uyulup uyulmadığını ancak yargılama başladıktan sonra öğrenebileceğiz. O nedenle şimdiden bu konuda bir değerlendirme yapmak ve görüş bildirmek doğru değil. Bekleyip görmek gerekir. Bununla birlikte bu aşamada elimizdeki veri ve bilgilere göre, soruşturma sürecindeki kimi uygulamalar, örneğin gizlilik kararına rağmen basına bilgi sızdırılması ve kimi ifadelerin tefrika olarak gazetelerde yayınlanması, soruşturulan kimi kişilerin gözaltına alınma biçimi, şüphelilerden Kuddisi Okkır"ın ölümüne kadar giden süreçte yapılan ihmaller, Baromuz üyesi bir avukatla ilgili olarak yürütülen soruşturmada Avukatlık Yasası"nın emredici hükmüne rağmen avukatın konutunun Baro tarafından görevlendirilen bir avukat olmaksızın aranmaya başlanılmış olması göz önüne alındığında, soruşturma sürecinde görev alanların çok iyi sınav verdiklerini söylemek mümkün değil. Yine soruşturulan kişi sayısı, soruşturmaya konu iddialar bağlamında bir değerlendirme yaptığımızda, Ergenekon soruşturmasının kısa bir süre içinde sonuca bağlanmasını beklemek pek mümkün olmamakla birlikte, soruşturmanın 13 ay gibi uzun sayılabilecek bir süre devam etmiş olmasını olağan bulmak ve hak ihlali olarak kabul etmemek de mümkün değil. Soruşturma ve kovuşturma evreleri bir bütündür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6.maddesinde düzenlenen “adil yargılanma hakkı” bağlamında davaların “makul süre” içinde görülüp karara bağlanmaları gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi"nin Eckle-Almanya davası kararında (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73) ve yine Metzger-Almanya kararında (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31)  işaret ettiği üzere, ceza davalarında “makul süre” kişiye suç isnat edilir edilmez başlar. Bu süre, Ergenekon soruşturmasında olduğu gibi davanın mahkeme önüne çıktığı tarihten çok önceki bir tarihte başlamış olmakla ve davanın ne zaman sonuçlanacağı da bugünden belli olmamakla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi"nin koyduğu “makul süre” Ergenekon davasında daha şimdiden aşılmıştır. Diğer taraftan “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile yine 1990 tarihli Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri"de yer verildiği üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır. Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine tutuklu kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Somut olayda soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarih göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğum kurallarına uygun davranıldığını söylemek mümkün değil. Somut olayda tutuklulukla ilgili olarak yine Birleşmiş Milletlerin Tokyo Kuralları"na uyulup uyulmadığı şu aşamada çok belli ve açık olmamakla birlikte, yargılama aşamasında uyulmadığı ortaya çıktığında, telafisi imkansız bir aşamaya gelinmiş olacağı da açık. Bu çerçevede benim bir hukukçu olarak anlayamadığım ve hatta kabul edilebilir bulmadığım bir diğer husus, şüphelilerden/sanıklardan İlhan Selçuk"un, Kemal Alemdaroğlu"nun, tutuklu olan Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Doğu Perinçek, Fikri Karadağ, Sevgi Erenol ile birlikte iddianamede silahlı örgüt kurucusu ve yöneticisi olmakla suçlanmalarına, sevk maddelerinin, talep edilen cezanın aynı olmasına rağmen neden tutuklu olarak yargılanmadıkları, aynı şekilde neden Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Doğu Perinçek, Fikri Karadağ ve Sevgi Erenol"un tutuklu olduklarıdır.

 

Soruşturmanın siyasileştiği yönündeki eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Kuşkusuz siyaset ile hukuk birbirinden farklı alanlar. Hukukun üstün ve egemen olduğu, kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam ve eksiksiz olarak işlediği bir ülkede siyasetin ve siyasetçinin hukuk üzerinde herhangi bir etkisinin olmaması gerekir. Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın Anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının aracı olup, bu organların birbirlerine üstünlüğünün bir ifadesi değildir. Amacına, işlevine, dayandığı felsefeye en uygun biçimde Amerika Birleşik Devletlerinde uygulanan, biz de ise daha yumuşatılarak, kuvvetlerin ayrılığından daha çok, kuvvetlerin işbirliği ilkesi çerçevesinde uygulama alanı bulan kuvvetler ayrılığı ilkesi, ne yazık ki, hemen her iktidar döneminde kuvvetlerin birbirleriyle çatışması, kuvvetlerin birbirleriyle yarışması, kuvvetlerin en büyük benim demesi olarak algılanmış ve öyle de uygulanmıştır. O nedenle günümüzde yaşananlar, geçmişte yaşananların sadece bir çeşitlemesinden ibarettir. Siyasal sistemler, devletin kendisi, anayasası olmadan, parlamentosu, yargı organı hatta siyasal partisi veya partileri olmadan işleyebilir. Ama hiçbir siyasal sistem, hiçbir devlet, devlet siyasasını oluşturan ve onu yürüten yürütme erki olmadan ayakta kalamaz. Bu bağlamda, bir devlet örgütlenmesinde, bir siyasal sistem içinde yürütme erki vazgeçilmezdir. Devlet örgütlenmesinde, siyasal bir sistem içinde yürütme erki en vazgeçilmez olandır, ama tarihte yaşanmış pek çok örnekle de doğrulandığı üzere, birey hak ve özgürlükleri konusunda en tehlikeli olandır. Zira yürütme işlevi subjektiftir, keyfiliğe, despotizme, totalitarizme son derece açıktır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin vazedilmiş olmasının nedeni de budur. Onun için Montesquieu "iktidarı, iktidar durdurur" demiş, bir iktidarın karşısına bir başka iktidarı yerleştirmiştir. Onun için Amerika Birleşik Devletleri"nin "kurucu babaları" kendi devletlerini kurarken ve dünyanın ilk yazılı Anayasası olan 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasası"nın yürürlüğe koyarken, güç temerküzünün önüne geçmek için kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlar, yasama, yürütme ve yargı erkini birbirinden katı biçimde ayırmışlar, kendi siyasal sistemlerini "checks and balances" diye isimlendirdikleri bu üç gücün birbirini "denetlemesi ve dengelemesi" üzerine kurmuşlardır. Kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde yapılandırılan anayasal demokrasilerde, yargı erkinin en temel niteliği, yargıçların bağımsız, tarafsız ve siyaset dışı aktörler olmalarıdır. Yargıçların siyaset üstü bir konumda olmaları, hukuk ile siyaset arasındaki ayrımın en önemli güvencesi olarak görülür. O nedenle, yargıçlardan tam bir siyasi tarafsızlık içinde davranmaları ve karar vermeleri hem istenir ve hem de beklenir. Sadece, bizim ülkemizde değil, dünyanın başkaca ülkelerinde ve hatta hukuk devleti, hukukun üstlüğü ilkelerinin bizim ülkemize göre daha çok geliştiği ve kurumsallaştığı ülkelerde dahi, yargı erki, özellikle yürütme erki ve bürokrasi tarafından, kendi işlemlerinin, programlarının yürütülmesi konusunda bir engel olarak görülür. "Judiocracy/yargıçlar hükümeti" gibi marjinal bir anlayışı ve uygulama biçimini bir yana bırakırsak, anayasal çerçeve içinde, kendi etki ve yetki alanı içinde yasaları yorumlamakla, ihtilafları çözmekle görevli ve yükümlü olan yargıya ait tasarrufların, yani yargı kararlarının eleştirilmesi son derece doğaldır ve hatta hukukun gelişmesi bağlamında gerekli ve zorunludur. Ama her halde siyasi niteliği olan davalar bağlamında, örneğin AKP"nin kapatılmasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesinde açılan dava sonrasında, Ergenekon soruşturması aşamasında, Danıştay saldırısı öncesinde verilen karar bağlamında kimi siyasetçiler tarafından söylenenler eleştiri değildir, aksine yargıya saldırıdır, yargı erkine saygısızlıktır. "Denetleme ve dengeleme" ağına uygun biçimde çalışması gereken kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır, kuvvetleri birbiri ile çatıştırmaktır. Bu çerçevede işaret etmek gerekir ki, iktidarıyla muhalefetiyle siyasetçilerimiz, bu davalarla ilgili olarak durdukları pozisyon itibariyle, söyledikleriyle iyi bir sınav vermedikleri gibi ilkeli de davranmamışlar, pozisyona göre, konjonktüre göre tavır almışlardır. Ergenekon soruşturmasının bir savcısı ve soruşturulanların avukatları olmasına rağmen Sayın Başbakanın “savcı”, Ana Muhalefet Partisinin Sayın Başkanının “avukat” rolüne soyunmuş ve bunu ifade etmiş olmaları soruşturma sürecinin siyasetçiler tarafından nasıl politize edildiğinin veya edilmek istendiğinin en açık kanıtıdır. Geçmişte de bunun örneklerini gördük. Yukarıda bugün yaşananlar geçmişte yaşananların bir çeşitlemesinden ibaret derken kastettiğim şu; Susurluk patlak verdiğinde, o günün de muhalefeti olan bugünün muhalefeti başka bir pozisyonda duruyor ve Susurluğun arka planının açıklanmasını istiyordu. Yani, o gün Susurluk soruşturmasını yürüten savcı konumundaydılar, bugün Ergenekon sanıklarının avukatı konumundalar. Susurluk patlak verdiğinde iktidar olanlar, bugün de muktedir durumda. Ama o gün Susurluğa verdikleri tepkiyle bugün Ergenekon"a verdikleri tepki aynı değil. O gün “fasa fiso” diye Susurluğun üstünü örtüyorlardı, bugün “nereye kadar giderse gitsin, oraya kadar gideceğiz”, “bu demokrasiyi savunanlarla, darbe isteyenlerin arasındaki bir faziletli mücadelesidir” diyorlar. Yani o günün iktidarı, bugünün muktediri olanlar Susurluk"ta avukat konumundaydılar, Ergenekon"da savcı pozisyonuna geçtiler. Üstelik Ergenekon soruşturması sonunda hazırlanan ve mahkemece de kabul edilen iddianamede Susurluk bağlantısına ilişkin iddiaya da yer verilmesine rağmen böyle bir pozisyon değişikliği var. Bu itibarla genelde bütün bu davalarla, kararlarla ilgili olarak, özelde Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak hukuki sürecin siyasetçi yönünden dün de bugün de sağlıklı işlediğini söylemek, iktidarıyla muhalefetiyle siyasetçilerin bu konuda iyi bir sınav verdilerini kabul etmek mümkün değil. Ne var ki burada önemli olan siyasetin, siyasetçinin yargıyı, yargıcı etkilemeye çalışması değil, yargının, yargıcın siyasetten, siyasetçiden ne ölçüde ve ne kadar etkilendiğidir. İnsanız, her birimizin bir diğerimizden farklı siyasi görüşleri ve tercihleri var. Yaşadığımız ülkenin siyasi iklimi, sosyal ve ekonomik yapısı kuşkusuz bu tercihlerimizi, görüşlerimizi öyle veya böyle etkiler. Yargıçlarla, yargıç olmayanlar arasındaki fark, farklılık da işte burada ortaya çıkar. Eğer yargıç, kişi olarak, vicdan olarak tarafsız ve bağımsızsa- ki bir yargıç için asıl olan budur- o takdirde gözünü, kulağını çevresinde olup bitenlere kapatır, sadece önündeki dosyaya, dosya içindeki kanıtlara bakar ve kararını öyle verir. Doğru karar verir, yanlış karar verir, ama vicdanının, aklının, kanunun, hukukun emrine göre karar verir. Benim avukat olarak, hukukçu olarak başka türlü düşünmem mümkün değil. O nedenle hukuki sürecin yargılama aşamasından itibaren böyle işleyeceğini düşünüyorum ve bunu diliyorum. Soruşturma aşamasının ne ölçüde sağlıklı, hukuka uygun, siyasetin etkisinden uzak olduğunu ise, ancak bundan sonraki süreçte, yani yargılama sürecinde ve mahkemenin vereceği nihai kararda görüp öğreneceğiz ve ona göre bir değerlendirme yapacağız. 

 

İddianamede bazı suçlamaların gizli tanıklar üzerinden yapıldığı ifade ediliyor. Gizli tanık uygulamasının suistimal edileceği yönünde kaygılarınız var mı?

 

Tanıkların korunması amacıyla Tanık Koruma Yasasıyla getirilen ve CMK 58/5 ve 250. maddelerde de yer verilen düzenlemeler kural olarak savunma hakkını kısıtlayacak biçimde uygulanamaz. Ama bununla birlikte tanığın korunması amacıyla getirilen tedbirler, sanığın savunmaya ilişkin menfaatlerini yakından ilgilendirir. Zira tanığın kimliği saklı tutulduğunda, savunmanın tanığa soru sorma hakkı pratik olarak ortadan kalkar. Bu da, özellikle eylemin oluşumundan mümkün olduğunca doğrudan ve araya herhangi bir araç katılmaksızın bilgi sahibi olmayı öngören vasıtasızlık ilkesi, şüphelinin/sanığın hakları ile savcının yetkileri arasında bir dengenin sağlanmasını öngören silahların eşitliği ilkesi, yargılamaya yön verme hakkı bakımından ciddi sorunlar yaratır. Dolayısıyla burada tanıkların korunması zorunluluğu ile sanıkların kendisini savunması hakkı birbiriyle açıkça çatışma halindedir. O nedenle koruma tedbirlerinin sadece kovuşturulması çok zor olan örgütlü suçlar bağlamında ve sıkı koşullar altında uygulanması gerekir. Yasal düzenlemelerde bunu düzenlemekte ve öngörmektedir. Bilebildiğim ve izleyebildiğim kadarıyla Tanık Koruma Yasası hükümleri ilk kez Ergenekon davasında uygulanacak. Yargılama aşamasında mahkemenin birbirleriye çatışan tanıkların korunmasıyla, savunmanın kendisini savunma hakkı arasındaki dengeyi nasıl uygulayacağını ve koruyacağını hep birlikte göreceğiz. Adil yargılanma hakkı ilkesi bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi"nin verdiği emsal kararlara baktığımızda durum şudur: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi"nin 26 Nisan 1996 tarihli Doorson-Hollanda ve yine 23 Nisan 1997 tarihli Van Mechelen ve Diğerleri-Hollanda kararlarında işaret ettiği üzere bir mahkumiyet kararının, kimliği gizli tutulan tanıkların ifadelerine dayandırılması her koşulda hukuka aykırı olmadığı gibi, sözleşmeye aykırılık da teşkil etmez. Kuşkusuz savcılığın tanıklarının kimliği gizli tutulduğu takdirde, savunma ceza yargılamalarında normalde bulunmaması gereken zorluklarla karşılaşacaktır. Bu gibi durumlarda, savunmanın karşılaştığı engellerin yeterli ölçüde giderilmesi amacıyla mahkeme tarafından belirli usullerin izlenmesi, bu bağlamda adil yargılama ilkeleri gereğince savunmanın menfaatleri ile tanıkların ve ifade vermek üzere çağrılan mağdurların menfaatleri arasında bir denge kurulması gerekir. Elbette burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi"nin 27 Şubat 2001 tarihli Luca-İtalya davasında verdiği kararda da işaret ettiği üzere, mahkumiyet kararının sadece ya da belirleyici ölçüde kimliği gizli tutulan tanıkların ifadesine dayandırılmaması gerektiği hususunu da unutmamak gerekir.

 

Soruşturmada, el konulan bilgisayar ve benzeri dijital kaynaklardaki verilerin, CMUK'un 134'ncü maddesine göre yedeklenmesi gerektiği ancak bunun yapılmadığı yönünde eleştiriler var. Bu tip kaynaklara, geçmiş tarihli veri eklemenin mümkün olduğundan hareketle dijital ortamdaki bu tür kayıtların delil olma niteliği hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

 

Teknolojinin yarattığı yeni iletişim sistemleri ve bilgi teknolojilerine dayanan bilgi tabanlı gelişme ile birlikte, üretim ve tüketim süreçlerinin belli bir yere bağlı olmaktan çıktığı, şirketlerin bilgi ağlarının, dünya kapitalist sisteminin genişlemesinin ve bütünleşmesinin tabanını oluşturduğu, bilgisayarın, internetin, elektronik postanın, mobil telefonun etkili ve yaygın olarak kullanıldığı günümüzde kişisel verilere ulaşmak, bunları kullanmak ve başkalarına ulaştırmak çok daha kolay hale geldi. Geliştirilen yeni teknolojilerle birlikte, bilgiye erişilmesi, çok fazla sayıda bilginin dağıtılması, iletilmesi, işlenmesi, pek çok hukuki sorunu da beraberinde getirdi. Bu hukuki sorunların en başında, bilgisayar ağlarına,  bilgisayar veri ve sistemlerine, elektronik bilgilerin gizliliğine, doğruluğuna ve ulaşılabilirliğine zarar verici faaliyetler, bu bağlamda bilgisayar üç kağıtçılığı, siberpunk gibi anti-kültürel pratikler geliyor. Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte siber ortamdaki kişisel verilerin korunması ile bilgi güvenliğinin ve özgürlüğünün tehlikeye girmesi, bütün bu konularda hukuki düzenleme yapma gereksinimini zorunlu kıldı. O nedenle 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasası"nda, bilişim suçları ile ilgili düzenlemelere yer verildi. Diğer taraftan, bilgisayar, bilgisayar programları ve kütüklerinin günümüzde hemen her alanda yaygın biçimde kullanılması, bunlara gerek ceza, gerekse özel hukuk uygulamaları bağlamında önemli ve etkili bir delil niteliği kazandırdı. Bu bağlamda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 134.maddesi hükmüne göre, yargıç veya savcı kararıyla bilgisayarlara, bilgisayar programlarına, bilgisayar kütüklerine ve elektronik ortamdaki bütün kayıtlara el konulması mümkün. Kuşkusuz bu düzenleme, suçun ve suçlunun ortaya çıkartılması için gerekli ve yararlı bir düzenleme. Buraya kadar herhangi bir sorun yok. Sorun el konulan bu kayıtlar ve araçlar üzerinde sonradan oynama yapılmasının, suç niteliğindeki kimi bilgilerin ve verilerin daha sonra bu kayıtlara yerleştirilmesinin teknik olarak mümkün olup olmadığı hususu. Birinci husus bu. İkinci husus, teknik olarak bu mümkünse, bu oynamaların tespitinin mümkün olup olmadığı. Üçüncü husus, oynama yapıldığının teknik olarak tespitinin mümkün olmaması durumunda, Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 134.maddesi gereğince el konulan ve fakat yedeklemesi yapılmayan, şüphelinin kendisine veya avukatına mühürlü bir yedeği verilmeyen bilgisayarların, bilgisayar programlarının, kütüklerinin ve elektronik ortamdaki kayıtların delil niteliği taşıyıp taşımayacağı hususu. Benim uzmanlık alanımın dışında kalmakla birlikte, Baromuz tarafından bu konuyla ilgili olarak düzenlenen panelde konuşan konunun uzmanlarının verdikleri bilgilere göre, el konulan bilgisayar kayıtları üzerinde sonradan oynama yapmak teknik olarak mümkün. Uzmanlar, bilgisayar kayıtları üzerinde oynama yapılması durumunda daha önceden kimi önlemlerin alınmaması durumunda bunun sonradan tespitinin de pek mümkün olmadığını ifade ediyorlar. O nedenle bilgisayar kayıtlarına el konulması durumunda, ilgili kişinin CMK.nun 134.maddesi gereğince yedekleme yapılmasını ve kendisine bu yedekleme örneğinin bir tutanakla verilmesini istemesi gerekir. Baromuz üyesi Nusret Sanem"in bilgisayarına el konulduğu aşamada, Sanem"in avukatı Mehmet Cengiz bunu talep etti ve kayıtların yedeğini temin etti. Dikkatli ve özenli her avukatın, avukatı yoksa şüphelinin bizzat kendisinin bunu talep etmesi gerekir. Zira hukuk haklı olanı değil, tedbirli olanı korur. Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, her ne kadar CMK 134.maddede “talep edildiği takdirde bir yedeği verilir” denilmekte ise de, ilke ve kural olarak savcı sanığın haklarını da koruyup gözetmekle, bunun için sanığın lehine olan delilleri toplamakla, gerekli diğer önlemleri almakla yükümlüdür. Bu çerçevede görevinin ve üstlendiği sorumluluğun bilincinde olan bir savcının, talep olmasa dahi el konulan bilgisayar ve verilerinin şüpheli kişiye veya avukatına verilmesini sağlaması ve yargılama aşamasında bu konuda bir tartışma yaşanmasına imkan vermemesi gerekir. Ergenekon soruşturması aşamasında bunlar sorun olur mu, olmaz mı bu aşamada bunu bilemiyoruz. Eğer olursa, bunu mahkemenin bilirkişi görüşüne de başvurmak suretiyle değerlendirmesi, kuşkulu bir durumun ortaya çıkması halinde diğer delillerle birlikte bu kayıtları değerlendirip denetimini veya sağlamasını yapması, diğer delillerle desteklenmeyen ve kuşkunun ağır bastığı koşullarda ise ceza hukukunun temel ilkesi olan “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesini uygulaması ve delil olarak bunlara dayanarak karar vermemesi gerekir.

 

Soruşturma kapsamında tutuklanan iki orgeneralin, “Darbe Günlükleri” kapsamındaki iddialar nedeniyle suçlanmaları halinde askeri mahkemelerce yargılanmaları gerektiği belirtiliyor. Bu konudaki tartışmalara dair görüşlerinizi alabilir miyiz?

 

Açıklanan iddianamede “Darbe Günlükleri” ile ilgili bir iddia yer almıyor. Neden yer almıyor bu belli değil. Oysa bu demokrasiye musallat olanlar olup olmadığı bağlamında önemli bir olgu. Yani iddianame darbeci paşalar var ise bunlara kadar uzanmış değil. İddianamede Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak soruşturma kapsamında olan ve haklarında dava açılan kişilerin aralarında yaptıkları telefon konuşmalarına yer verilmiş olunmasına rağmen Hrant Dink cinayeti askıda bırakılmış. Davanın önemli isimlerinden Veli Küçük ile Levent Ersöz"ün Güneydoğu"da karıştıkları ileri sürülen olaylarla, faili meçhul cinayetlerle, Güneydoğu Günlükleriyle ilgili herhangi bir iddia, suçlama da yok. Halen tutuklu olan iki orgeneralle ilgili olarak düzenleneceği ifade edilen ek iddianamede darbe günlüklerine dayalı iddialara ve suçlara yer verilip verilmeyeceğini de bu aşamada bilmiyoruz. O nedenle ve genel ilkeler bağlamında bir değerlendirme yapmak gerekir ise, iki generalin darbe günlükleri nedeniyle suçlanmaları durumunda, suç tarihi itibariyle asker oldukları göz önüne alındığında askeri mahkeme tarafından yargılanmaları gerekir diye düşünüyorum.

 

Son olarak geçmişteki birçok davada olduğu gibi Ergenekon soruşturması konusunda basın iyi bir sınav veremedi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin de basın açıklamasında bu konudan yakındı. Özellikle soruşturmanın gizliliği ve sanık hakları açısından basına ve savcılık makamına getirilebilecek eleştiriler ve benzer sorunların yaşanmaması için çözüm önerilerinizi nelerdir?

 

Ergenekon soruşturması sürecinde basının hiç de iyi bir sınav vermediği çok açık. Bu yargımı Ergenekon soruşturması kapsamında 25 Mart 2008 tarihinde gözaltına alınan Baromuz üyesi Av.Nusret Senem"in bürosunda ve evinde yapılan arama ve el koymalarla ilgili olarak kimi gazetelerde yer alan ve gerçeği yansıtmayan haberlere dayalı olarak yapıyorum. Bu örnekten hareketle genelleme yapmak belki doğru değil, ama yanlış da değil. Benim tanık olduğum olaydan ve yine gazetelerde olsun, televizyon kanallarında olsun yer verilen başkaca örneklerden hareketle soruşturma sürecinde basının görevini, basın sorumluluğuna uygun biçimde yapmadığı, soruşturmanın gizliliği ilkesine uygun davranmadığı, gözaltında olmakla, kimi basın organlarında yer alan, gerçeğe, haber ve basın etiği ile sorumluluğuna aykırı bulunan hususları kamuoyuna açıklamak ve kendi kişilikleriyle mesleki kariyerlerini korumak imkanına sahip olmayan kişilerin en temel insan haklarından olan lekelenmeme haklarına saygılı davranılmadığı bir olgu. Öyle olduğu için, hukukçu olarak, kamu görevlisi olarak, sorumluluk taşıyan bir kişi olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin de bundan duyduğu rahatsızlığı ifade etti. Benzer sorunların yaşanmaması için ne yapılabilir. İki şey yapılabilir: birincisi basının, basın sorumluluğuna, basın etiğine, haber etiğine uygun davranması, bunun için de “basın” sözcüğünün, kavramının, kurumunun hak ettiği biçimde ve anlamda “basın” olması gerekir. Yani onun bunun basını, iktidarın basını, muhalefetin basını değil, haberlerinde olsun, yorumlarında olsun güvenilir, tarafsız, hukuka ve insan haklarına saygılı bir basın olması gerekir. Yine basının ve basına bu kirletilmiş bilgileri aktaranların, bunlara inanarak köşe yazısı yazanların, senaryolar üretenlerin özeleştiri ve empati yapması, “bana yapılsa” diye düşünmesi gerekir; ikincisi savcıların harekete geçmesi, bu konuda soruşturma açması, sorumluları hakkında ceza davası açması gerekir. Bu bağlamda ifade etmek isterim ki, Ergenekon soruşturması sonunda hazırlanan iddianamede yer alan iddialar, fiili ve hukuki niteliği itibariyle daha henüz sadece bir iddia. Bu iddiaların bir kısmı, özellikle Danıştay saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi"nin bombalanması gibi iddialar ciddi ve vahim iddialar. Yargılama sürecinde bu iddiaların kanıtlanması durumu daha da vahimleştirecek. Ümraniye"de el bombalarının, Eskişehir"de plastik patlayıcıların ele geçirilmiş olması önemli deliller. Yani iddianamenin kriminal boyutu son derece önemli ve ciddi. O nedenle bütün bunların yargılama konusu yapılması uygun olmuştur. Yargılama sonunda bunların doğruluğunun ortaya çıkması, faillerinin mahkum edilmesi bile Türkiye için bir aşama olacaktır. Ama böyle de olsa, bu iddiaların gerçek olup olmadığını yargılama sonunda göreceğiz. Yargılama süreci sona erinceye ve mahkumiyet kararı verilmesi durumunda bu karar kesinleşinceye kadar, bu dava kapsamında yargılanan bütün sanıklar evrensel bir ilke olan “masumiyet karinesi” gereğince masumdur, suçsuzdur. Dava siyasi niteliği olan bir dava olmakla birlikte, hukukun nazarında sadece bir davadır. Hukuk, yargı, davanın siyasi boyutuyla değil, hukuki boyutu ile ilgilidir ve bu yönüyle ilgilenecektir. Onun için artık başta siyasiler olmak üzere hepimizin kenara çekilip mahkemeyi ve yargıçları rahat bırakmamız, açılan dava, davaya konu iddialar konusunda siyasi görüş ve tercihlerimize göre pozisyon almamamız, taraf olmamamız, kutuplaşmamamız gerekir. Bunu yaptığımız takdirde, eğer amacımız gerçeğin ortaya çıkması, adaletin gerçekleşmesi ise,  yargı görevini daha rahat, daha sağlıklı yapacak, gerçekleri ortaya çıkaracak ve adaleti tesis edecektir.

http://www.baremdergisi.com/ sitesinden 31.07.2010 tarihinde yazdırılmıştır.